Araftar Gelgitleri – II

Seyyah Adem Çelebi

Fonunda Emre Aydın’dan ‘Son Defa’ çalan bir öğleden sonra. Takvimler Aralık gösteriyor bu ay, yirmiikinci kez. Uzun zamandır kendisine bir çift kelam etmemiş bir sevgiliye sahip ben, bunu bir bahane sayabilirdim, saydım da. “Neredeyse hemen her şeyde kendisini bir şekilde hatırlatan kişi; yine yaktın canımı. Al işte sebebi!” demiştim.

Halet-i ruhiyesi ancak Peyami Safa tarafından tarif edilebilir bir durumdayım. Kelime sepetim kifayetsiz, anlam kabiliyetim dumura uğramış, yüreğimin içler acısı toplamı tavan yapmış durumda. Aşka yatırım yapan beden hissedarlarım iflas etmiş. Resmi sevgi birimim dış güçlerin para birimleri karşısında devalüasyona uğramış. Cebren ve hile ile kalbimin bütün odacıkları zapt edilmiş. Muhtaç olduğum sevgi ne yazık ki damarlarımdaki yorgun kanda dahi mevcut değil.  Daha da kötüsü, O’nunkinde de değilmiş…

Aşkın insanlara neler yaptırdığını bilebilir misin sen, yaptırdıklarını anlayabilir misin?
Yalan ne ki? Ben seninle herhangi bir ortamda beş dakika daha konuşabilmek için neler yapardım biliyor musun? Sen benden nefret ederken ben sana yanışımın ikinci yılında hala başka bir kıza bakmaktan dahi imtina ediyorsam bir nedeni olmalı…

Gör istiyorum, seninle daha fazla zaman geçirebilmek için ne rezillikler yapmayı göze aldığımı…
Anla istiyorum. Amacım bu!

“Yalan söylüyorsun” demişti. “Yalancısın, nedenim bu” kısacası. Önemli bir nottur, bir taraflara yazın; birisi size sizi sevdiğini söylediğinde eğer onunla devam etmek istemiyorsanız, arkadaş olarak dahi, bir bahane sunmak zorunda değilsiniz. Hatta sunmamak zorundasınız desem, iddialı bir çıkış yapmış bile sayılmam. Eğer yanılıyorsam, değil bir tanesi bütün ebemkuşakları ebeme girsin. Yuvasına şofben takılan leylek* kadar g.t olayım. İETT şoförünün otobüsteki âşıklara çıkışı dahi benden bilinsin.

Çok pis yaktın canımı, çok! O son “sevgili arkadaşım” tamlamasını kullanmayacaktın…

* (Korkma Ben Varım’dan alıntılanmıştır.)

Haydi bir şarkı dinleyelim dedi biri

Seyyah Adem Çelebi

Bu dünyadan olmayan büyülü bir ses düşünün. Şimdi aşağıdaki şarkıyı açın ve buna inanın. Kesinlikle abartmıyorum. Tibet çalgıları, ud, çello, zil ve ritm sesleriyle bezenmiş müziklere, Azam Ali’nin efsunlu sesi ekleniyor ve ortaya dünyevi olduğuna inanılması güç bir şarkı çıkıyor. Dinlemekte ve kuvvetle muhtemel büyülenmekte olduğunuz şarkı bir İran halk şarkısı. Vokalist Azam Ali için, araştırsanız, İran’da doğmuş Hindistan’da büyümüş Kanada’da yaşamakta falan gibi şeylerin yazıldığını görebilirsiniz. Oysa, insanları önce, onun bu dünyadan olduğuna inandırmak lazım. Grubun diğer üyeleri olan, elektro-sentez üstadı, Grammy Ödülüne aday olmuş Carmen Rizzo ve bir gitarviyol ve yaylı çalgılar üstadı olan Loga Romin Torkian için bu dünyadan diyebiliriz. Carmen Rizzo birçok  filmde müzik yapmış, birçok ünlü sanatçıya şarkı sözü yazmış birisiymiş hatta. Bu sanatçılardan bazılarına örnek olarak; Coldplay, Alanis Morissette, KD Lang, Ryuichi Sakamoto ve Pete Townshend’i verebiliriz. Her neyse, buralı bunlar uzun lafın kısası. Mekan sahibiler yani.

 

Şu anda bunu dinliyorsunuz. Anlayasınız da diye, erinmedik, aradık ve tercümesini de bulduk, itüsözlük sağolsun. Buyrun;

Audio MP3

The Hunt (Av)| Niyaz

“Biyâ berim dasht.”
“Kodum dasht?”
“Hamun dashti ke khargush-na dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb be pâyash tâb dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb-râ mazan, khargush-e dashtom râ mazan,
Khâb-e khargush be khâb-e yâr mimunad, bale,
Khâb-e khargush be khâb-e yâr mimunad, bale!”

“Haydi gidelim düzlüğe” dedi biri.
“Beriki, hangi düzlüğe?” dedi.
“Hani şu üzerinde tavşanların uyuduğu.”
“Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!”
“Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları.”
“Çünkü o tavşanların uykusu, sevdiğimin uykusudur bana.“

 “Biyâ berim kuh.”
“Kodum kuh?”
“Hamun kuhi ke âhu-na dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb be pâyash tâb dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb-râ magir, khargush-e dashtom râ magir, âhu-e kuhom râ magir,
Khâl-e âhu be khâl-e yâr mimunad, bale,
Khâl-e âhu be khâl-e yâr mimunad, bale!”

“Öyleyse dağa gidelim” deyince birinci
“Hangi dağa?” dedi diğeri.
“Hani şu eteğinde geyiklerin koşuştuğu.”
“Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!”
“Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanlarla geyikleri”
“Çünkü o geyiklerin zarafeti, sevdiğimin zarafetidir bana.”

“Biyâ berim bâgh.”
“Kodum bâgh?”
“Hamun bâghi ke ghomri-ta dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb be pâyash tâb dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb-râ mazan, khargush-e dashtom râ mazan, âhu-e kuhom râ mazan, ghomri-e bâghom râ mazan,
Charkh-e ghomri be charkh-e yâr mimunad, bale,
Charkh-e ghomri be charkh-e yâr mimunad, bale!”

“O vakit bahçeye gidelim dedi”, istekli
“Hangi bahçeye dedi?” bizimki
“Hani şu gölgesinde sülünlerin salındığı.”
“Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya”
“Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri ve de sülünleri”
“Çünkü o sülünlerin salınışı, sevdiğimin salınışıdır bana.”

 “Biyâ berim châh.”
“Kodum châh?”
“Hamun châhi ke koftar-na dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb be pâyash tâb dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb-râ mazan, khargush-e dashtom râ mazan, âhu-e kuhom râ mazan, ghomri-e bâghom râ mazan, koftar-e châhom râ mazan,
Tâb-e koftar be tâb-e yâr mimunad, bale,
Tâb-e koftar be tâb-e yâr mimunad, bale!”

“Kaynağın başına gitmeliyiz o zaman dedi”, ısrarlı
“Hangi kaynağa?” dedi öteki
“Hani şu başında güvercinlerin uçuştuğu.”
“Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya.”
“Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri, sülünleri ve de güvercinleri”
“Çünkü o güvercinlerin uçuşu, sevdiğimin kanatlanışıdır bana.”

“Biyâ berim kuh.”
“Kodum kuh?”
“Hamun kuhi ke oghâb-ta dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb be pâyash tâb dâre, ây bale!”
“Bacche sayyâb-râ mazan, khargush-e dashtom râ mazan, âhu-e kuhom râ mazan, ghomri-e bâghom râ mazan, koftar-e châhom râ mazan,
Chang-e oghab be chang-e yâr mimunad, bale,
Chang-e oghab be chang-e yâr mimunad, bale!”

“Kayalıklara gidelim” öyleyse
“Hangi kayalıklar ola ki onlar?”
“Hani şu tepesinde kartalların süzüldüğü”
“Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya.”
“Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları sülünleri, güvercinleri ve kartalları”
“Çünkü o kartalların süzülüşü, sevdiğimin süzülüşüdür bana.”

“Khâb-e khargush be khâb-e yâr mimunad, bale,
Khâl-e âhu be khâl-e yâr mimunad, bale,
Charkh-e âhu be charkh-e yâr mimunad, bale,
Tâb-e koftar be tâb-e yâr mimunad, bale,
Chang-e oghab be chang-e yâr mimunad, bale,
Chang-e oghab be chang-e yâr mimunad, bale,
Chang-e oghab be chang-e yâr mimunad, bale,
Chang-e oghab be chang-e yâr mimunad, bale!”

Çıkarın ahşap ve çivileri, ev yapacağım

Seyyah Adem Çelebi

“Bir evi çivisiz ve ahşapsız inşa edemezsin. Eğer bir evin yapılmasını istemiyorsan, ahşap ve çivileri sakla. Eğer politik bakımdan mutsuz bir adam istemiyorsan, kaygılandıracak bir soruda ona iki bakış açısı verme, birini ver. Daha da iyisi hiç verme. Bırak savaş gibi bir şeyin var olduğunu unutsun. Eğer Devlet yetersizse, havaleliyse ve vergi delisiyse, insanların Devlet üzerine endişelenmesindense bırak böyle olsun. Huzur, Montag. Onlara yarışmalar düzenle, en popüler şarkıların sözlerini, devletlerin başkentlerini veya Iowa’da geçen yıl ne kadar mısır yetiştirildiğini bilerek kazansınlar. Onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur, öyle lanet olası ‘olaylarla’  tıka basa yap ki, kendilerini bilgileriyle gerçekten “zeki” hissetsinler. Sonra düşündüklerini hissedecekler, hiç kımıldamadan hareket ettikleri hissine kapılacaklar ve mutlu olacaklar, çünkü bu tür olaylar değişmezler. Olayların bağlantılarını kurmaları için onlara felsefe veya sosyoloji gibi kaynak şeyler verme. O zaman melankolik olurlar. Bugünlerde birçok adamın yapabildiği gibi, TV duvarını ayırıp tekrar birleştiren kişi, insanı kaba, hayvansı hissettirmeden ölçülüp biçilmeyecek olan evreni ölçüp biçmeye çalışan kişiden daha mutludur. Biliyorum, ben denedim, cehenneme kadar yolu var. Sen kulüplerini ve partilerini, akrobatlarını ve sihirbazlarını, gözü pek adamlarını, jet arabalarını, motosiklet helikopterlerini, seks ve eroinini, otomatik refleksle yapılacak her şeyi getir onlara. Eğer dram kötüyse, eğer film hiçbir şey söylemiyorsa, eğer oyun boşsa, beni tereminle dürtükle, yüksek sesle… “

Fahrenheit 451 [Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. 451 F, 232.78 C º’ye tekabül eder] kitabının ikincil karakterlerinden Yüzbaşı Beatty’nin, kitabın asıl karakteri itfaiye eri Montag’a, doğru olmayan düzene uymanın doğruluğu üzerine verdiği ayarı okudunuz. Kitabın yazarı Ray Bradbury, içerisinde bulunduğu düzeni eleştirmenin doruklarında gezinmiş. Bazen olay, problemi görmek değil, onu anlatabilmektir. İşte, olay, budur.

Rahman

Musab Kalender

Rahman.

Esirgeyen, şefkat eden… Rahmeti ile her şeyi kuşatıp, ayırt etmeksizin tüm kullarına nimet veren.

Allah’ın en çok zikrettiğimiz iki isminden birisi. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başladığımız yazının yazılmasına dahi vesile olan şefkat sahibi…

Önümüzdeki Aralık ayı bu ismi tanımanın, bu sıfatı anlamanın ve aramanın ayı… Rahman yolculuğuna çıkıyoruz, gönlümüzün her köşesinde Rahman’ı duya duya gezinmenin ayı bu ay.

Allah’ın Rahman ismini anlamak, benimsemek için bir teslimiyet ve kabul şart. Diğer isimleri anlamanın anahtarı, yolculuğun başlangıcındayız. Aklıma pek çok şey geliyor ve söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum, en iyisi bir hadisten başlamak.

Salat ve selam üzerine olsun, Peygamber Efendimiz sahabelere bir kadını işaret ediyor ve soruyor; “Şu kadını görüyor musunuz?” Sahabeler baktıklarında iki elinde birer çocuğu ve sırtında da bir başka çocuğu ile bir kadının dilendiğini görüyorlar. O sırada bir zat kadına bir hurma veriyor. Kadın hurmayı üçe bölüp iki parçasını ellerinden tuttuğu çocuklarına veriyor. Son parçayı da ağzında biraz çiğneyip sırtındaki yavrucağa yediriyor. “İşte Allah kuluna karşı bu annenin yavrularına şefkatinden çok daha şefkatlidir” buyuruyor insanların efendisi.

Allah bu şefkatin çok daha fazlasını kuluna, bütün yaşayanlara veriyor. İster inanan bir insan, ister inanmayan bir zat olun, ister yuvasında bir karınca, ister ağını ören bir örümcek olun…

Rahman, kendisini anlattığı surede sık sık soruyor; “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr ediyorsunuz?” Cennet ve dünya nimetlerini hak ettiğimiz için mi alıyoruz, ya da inşallah alacağız,  yoksa hiçbir kıymetimiz olmadığı halde bize şefkat duyan bir Yaratan mı veriyor bunları bize?

Bunu anlamak için de şu hadise bakmak gerekiyor;

“Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez”

Sahabelerden birisi bu hadise binaen soruyor; “Sen de mi ya Rasulallah?”

“Evet ben de, fakat Rabbim beni rahmetine gark etmiştir.”

Demem o ki şu an soluduğumuz havaya bin şükür olsun. Eğer ki her bir hak ettiğimiz cezayı çekecek olsaydık dünya imtihanına katılmamıza gerek yoktu.

Ne diyordum, Allah’ı tanımak ve onun isimlerini bünyemizde yaşatmaktı bu yolculuğun amacı, biraz daha çatallaşıverdi, affedin. Rahmete, Allah’ın Rahman sıfatına her birimiz zaten her an maruz kalıyoruz, bu sebepten Allah nerede sorusuna her yerde cevabını vermek çok daha anlamlı geliyor artık.

Allah bizi ciddi anlamda esirgiyor ki hak ettiğimiz cezaları anında vermiyor, tövbe bekliyor, son vermemizi bekliyor, esirgiyor, esirgiyor ki hak ettiğimize göre verse hiçbir şey vermeyeceği kullara türlü türlü nimetler veriyor.

Anne şefkatinden daha üstün bir şefkat hayal ediyorum tekrar. Her gün sesimi duymasa rahat edemeyen annemi anımsıyorum.

Demek ki diyorum, Allah bizi aslında günde beş kere bu sebeple çağırıyor.

Babamı düşünüyorum, konuştuğumuz her seferinde bana “paran pulun var mı, ailen nasıl, sağlığın yerinde mi?” deyişi geliyor aklıma.

Demek ki diyorum, Allah bu sebepten bizden dua bekliyor. Aslında bize ne durumda olduğumuzu soruyor.

Böyle böyle Allah’ın şefkatini ve Rahman oluşunu daha iyi anlayacağım gibi geliyor…

Bilmeyerek çıktığımız bu yolculukta amacımız anlamak ve anlamak için paylaşmak, en ufak bir bilgi kırıntısını, en ufak bir hissiyatı dahi derin derin düşünerek Allah’ı bulmak. Bu sebeple pek çok eksik kelam edebiliriz, edebilirim ve hatta etmişimdir de… Vesileyle nutuk atan değil, nutuk atılmayı bekleyen, anlatan değil tam tersine anlamaya çalışan ve anlatılan birisi olmak istediğimi söylememe müsaade edin.

Rahman bize kendisini anlamayı nasip etsin.

Yolculuğa davet

Musab Kalender

Açık mektup;

Vesselam. Yani evvel bitti, ahir başlıyor.

Nuh Kaptan’ımızdan aldığım icazet üzere filoda bulunan gemimle ve mürettebatım ile yeni bir yolculuğa çıkmak niyetindeyim. Bana hangi kaptanlar bu yolculukta, daha ziyade bu arayışta eşlik edecek bilmiyorum, fakat bildiğim bir şey varsa o da bu yolculuğa çıkmamın elzem olduğu. Kalbimin mühürlenmesinden, en çok sevmem gerekeni yeterince sevemediğimden muzdaripim.

Bu yolculuk gönlümün orta yerine bir yolculuk olacak. Allah’ı tanımak ve bilmek için, bir arayış, bir tanıma yolculuğu olacak. Kabe etrafında döner gibi isimler etrafında dönmek, onları bilmek ve anlamak için bir yolculuk olacak.

Ve çok uzun sürecek. Her ay Allah’ın bir ismini sokaklarda, insanların davranışlarında, romanlarda, filmlerde, gazete haberlerinde fakat daha çok kendi içimde, kendi tefekkürüm ile bilmeye çalışacağım. 99 ay, yani sekiz yıl ve üç ay boyunca sürecek bu yolculuk. Karşılaştıklarımı, gördüğüm, görmek istediğim, görmem gerekenleri ve elbette benimle birlikte bu yolculuğa çıkacak olanların aktardıklarını yazmak, bu sayede o 99 isme daha aşina olmak niyetindeyim. Haddime değil belki ama Allah’ın tanıdığım her ismini mümkün olduğunca özümseyip de hal ve hareketlerime yansıtmaya çalışacağım.

Sekiz senelik bu arayışta eli öpülesi kaptanımız Nuh Kaptan şimdiden evet dedi ve Allah nasip eder, ömrümüz yeterse bu uzun yolculuğu kalbimize bir hacc gibi görerek sürdüreceğiz.

Bu yolculuğa katılmaya niyeti olan herkes nuhunfilosu@gmail.com ‘a mail atabilir. Nasipse, önümüzdeki Aralık ayının ilk günü Rahman ismiyle başlayacak ve Aralık boyunca Rahman’ı arayıp, bilmeye çabalayacağız.

Yolumuz açık olsun, aganta burina burinata!